Bilinmezlikle Temas

Ayrı Evlerde Online Buluşmalar etkinliğimiz kapsamında konuğumuz olan Prof.Dr.Hanna Nita Scherler ile gerçekleşen “Bilinmezlikle Temas” başlıklı güzel söyleşimiz aşağıda okunabilir:

Sizce hayatımızda herhangi bir belirginlik var mıdır?

Varoluşsal bakış açısına göre hayatımızda belirginlik yok. Belirsizlik aslında hayatımızın temelinde olan bir olgu. Ancak biz bunu nasıl anlamlandırıyorsak, öyle yaşıyoruz.

Koronadan önce ve koronadan sonra gibi bir durum yok aslında. Korona ile birlikte belirsilik olgusu idrakına vardık. Koronadan önce hayatımızda belirginlik yoktu. Varoluşçuların deyimiyle bir “atılmışlık” söz konusu. Doğumumuzla birlikte biz dünyaya fırlatılıyoruz, atılıyoruz. Konu: ama ben zaten doğmayı seçmemiştim değil, konu; mademki doğdum o zaman hayatımı nasıl anlamlandırabilirim? Ben hayatımı nasıl anlamlandırabiliyorsam öyle yapılandırılıyor. Diyeceksiniz ki bir bebek hayatı nasıl yapılandırabilir? Gelişimden değil yetişkin hayatımızdan bahsedeceğim. Bizler belirliliği seviyoruz. Öngörmeyi seviyoruz. Neler yaşayacağımızı tahmin etmeyi seviyoruz. Neden seviyoruz? Çünkü böyle büyütüldük. Sosyal yazılımımız bu şekilde oldu. Nasıl oldu? Plan yap, yarın ne yapacağını düşün, giyeceklerini yatmadan önce hazırla, dersini çalıştın mı? haftalık, aylık planın var mı? iş yerinde senelik plan yap. Planlamakta sorun var mı? Hiç yok, neden planlamayalım ki? Sorun, belirginlik aramamızda ya da plan yapmamızda değil, sorun biz plan yaptığımız zaman yaptığımız planın gerçekleşmeyebileceği ihtimalini çok çok zayıf belki de hiç düşünmememizde. Bu koronanın belirmesi, ertesi gün ne olacağını hiçbir zaman planlayamayacağımızın şekil 1A şeklinde aynası oldu. Krna öncesinde de belirsizlik vardı, hiçbirimiz hayatımızı planladığımız şekilde aksatmadan yönetemiyoruz. İnsan olmak bununla alakalı değil, insan olmak şu an varım ama 1 an sonra olup olmayacağımdan emin değilim bu ikisini aynı anda barındırabilmektir yaşamak. Bu şekilde hayatı her an yaşamak tad kaçırıcı bir şey. Bu nedenle çoğumuz “yaşıyorum” kısmına ağırlıklı bakıyoruz, “her an ölebilirim” kısmını halı altı ediyoruz. Sosyalizasyon sürecimiz de bunu destekler konumda. Nasıl? Çevremiz, ailemiz, dostumuz ne der? Aman sağlıkta kal, iyi ol, çok yaşa, uzun yaşa deriz. Sanki makbul olan çok yaşamak, sağlıklı olmakmış gibi…veyahut sosyalizasyon sürecinde deriz ki aman tek başına olma, ait hisset, sevil, onaylan…seni seven, kapsayan, onaylayan, duyan insanlar olsun. Vah vah zavallı, yalnız deriz mesela. Yine sosyalizasyon süreci bize ne diyor? Demek ki “ait olmak lazım”, yalnız kalmamak lazım. Ya da derler ki: Başarılı ol, yeterli ol, güçlü ol, kendine saygın olsun. Hiç kimse başarısız olmayı, kendini yetersiz hissetmeyi, güçsüz olmayı kolay kabul etmez. Veya yine çevremiz bize der ki amacım ve anlamın olsun hayatta. Amaç ve anlam kaybı depresyon demektir, ama bana sorarsanız bugün hiç kimse depresyonu ağız tadıyla yaşayamaz oldu, çünkü bir amaç ve anlam kaybı söz konusu olduğunda hemen aman bu konuda bir şeyler yapalım geçsin bu telaşına giriyoruz. Halbuki amaç ve anlam kaybını birazcık yaşamak, mevcut anlamı gözden geçirmek  ve onu da kapsayıp aşan, gündelik ihtiyacına daha fazla cevap verebilecek, bir amaç ve anlam yaratmak için çok ta gereklidir aslında.

Şimdi koronaya bu açıdan bakarsak bizi sosyal yazılımımız açısından yerle bir etti, bir kere sağlığımızı her an tehdit etmekte, yani hastalanabilir ve hatta ölebilirsin demekte. Bizi her zaman alışık olduğumuz sosyal ortamımızdan çıkardı. Hepimiz başarımızı, yeterliliğimizi angaje olduğumuz çeşitli faaliyetler ile tanımlıyorduk, şak diye onları elimizden aldı. Maddi olarak ya da maddedeki kazançlarımızı azalttı. Soyut anlamda yeterlilik peşindeysek geçici olarak onu da elimizden aldı. Anlam ve amaç konusuna gelirsek, normal eğri içinde bir insansak, şimdiye kadar ki amaç ve anlamımız yerle bir oldu. Evet belirsizlik var, her açıdan. Ben kimim niye varım, insanlar niye var? Gerçekten önemli olan sağlık, birliktelik ve başarı mı? Amaç ve anlam mı? Bütün bunları sordurmaya başladı. Zorlanmamıza kaygı ile değil de kendimizi transforme etmek, büyütmek için bir fırsat olarak bakarsak bu işten daha karlı ve daha faydalanmış olarak çıkabiliriz.

Dinleyici sorusu: Her an ölebilirim düşüncesi bir paranoyaya yol açmaz mı?

Paranoya şu demektir: Orada dışarıda beni öldürmek isteyen ya da zarar vermek isteyen birileri veya bir şeyler var düşüncesinde insanın kendini konumlandırmasıdır.

Benim söylediğim ise bambaşka bir şey. Her an ölebilirim tamamen varoluşsal bir kaygı, ontolojik bir kaygı. Bunda kimsenin suçu yok. İnsan olmanın fıtratında her an ölebilirlik var. Bununla ya temas etmeyi seçebilirim ya da bunu düşünmenin faydası olmadığını, paranoyaya sebep olabileceğini vs bunların ardına sığınarak temsil ettiğim insan olma gerçeğini yadsıyabilirim. Bu yadsıma yolunu seçtiğim zaman –korona büyük bir tehdit- korona ve onun özelliklerini taşıyan, hayatımda karşılaşabileceğim birçok ufak tefek tehditlerle de temasta oldukça zorlanırım.

Dinleyici sorusu: Plan yapsak ta gerçekleşmeme ihtimalinin yüksek olduğunu fark ediyoruz covid sayesinde. Bu durumda hayata nasıl yaklaşacağız? Hangi kasımızı geliştireceğiz ki hayatta kalma ihtimalimizi arttırabilelim?

Bu gibi durumlarda kendimizi var etmek, yaşamımızı sürdürmek için ihtiyacımız olan tüm kaynaklar damarlarımızda akan kanda mevcuttur. Bundan dolayı hiç birimizin endişe etmesine gerek yok. Bu durumları yaşayıp kapsayabilmek için yeterli donanıma sahibiz. Bunu henüz idrak etmemiş olabiliriz bu da idrak etmemiz için çok güzel bir fırsat.

Tarif vermem gerekirse, malzemeleri söylüyorum: Niyet, hür irade kullanımı, seçim, cesaret, sorumluluk, sonucuna katlanım ve tek başınalık.

Bunları nasıl pişireceğiz? Niyetle başlamak lazım. Niyet, zihinsel ve biraz da duygusal bir karışım. Salt zihinsel bir faaliyet değil, sadece bir amaç belirlemek değil. Niyet ettiğimiz zaman kendimizi temas etmek istediğimiz noktaya gitmek üzere motive ederiz. Burada motivasyondan bir kulak memesi kıvamında biraz daha derin olan bir adanmışlık ta var. Niyet etmemiz lazım. Neye niyet etmem lazım? Niyet edilecek tek bir şey var, o da şu: hepimiz bir bütünün parçasıyız, bu bütüne isim vermek istediğimiz fark etmez, Allah, evren, kaynak, kelimeler önemli değil. Bir bütünün parçasıyız. Bütün, neye sahipse biz de onun parçaları olmak sıfatıyla o kaynağın bu bedendeki temsilleriyiz. Hiçbir şeyi bilmesek bile bütün hakkında şöyle bir durup doğayı seyredelim, dinleyelim, sabah oluyor akşam oluyor, mevsimler geçiyor, insanlar doğuyor, çocuk ergen yaşlı oluyor ölüyorlar. Hiçbir şey bilmesek bile hayatın bir döngüler silsilesi içersinde geçtiğini gözlemleyebiliyoruz. Tohum ekiyoruz, güneş çıkıyor, suluyoruz, çiçek-meyve-ağaç oluyor, o da ölüyor. Her şey kendi içersinde bir döngü şeklinde. O zaman bütünün temsiliysek hepimiz bizim hayatımızın da bizim seçimimizin dışında var oluşumuzu çerçeveleyen bir döngüsü var. Hiçbirimiz kanımızı dolandırmak için çaba sarf etmiyoruz, yemeği hazmetmek için çaba sarf etmiyoruz. Bu temsili olduğumuz bütünün bedendeki göstergesi olan mekanizmalar tarafından kendi kendine halloluyor. Niyete dönersek, o zaman benim adanarak niyet etmem gereken şey nedir? Parçası olduğum doğanın akışı ile uyumumu sürdürmek. Doğuştan itibaren yani fırlatılmışlığın andan itibaren, ben hem ait olduğum bütünün bir parçasıyım aynı zamanda bir beden bir insan olarak kendi içimde bir bütünüm. Bütün hikaye burada başlıyor. Bütünlüğümü daha büyük bir bütünün parçası olduğumu unutup kendi bütünlüğüme daldığım zaman arsız bir irade hakine geliyorum ve büyünle uyumumu unuyorum, dolayısı ile niyetim her zaman ait olduğum bütünle uyum ve ahenk içersinde yaşamak olmalı. Bunun günlük hayatımızda çok basit göstergeleri var, örneğin penceresiz, sadece air-condition ile çalışan akıllı binalarda sabah 8 akşam 8 çalışmak akıl karı değildir. Ait olduğumuz bütünle uyum içinde destekleyen bir varoluş tarzı değil. Uykumuz gelmişken yarınki işime sunum hazırlamak üzere kendimi zorlamak, kahve veya enerji içecekleri içmek akıl karı değil. Bilgisayar ekranına bakarak ne yediğimi dahi fark etmeden bakmak akıl karı değil, tüm gün hareketsiz oturmak akıl karı değil. Niyetim ait olduğum bütünle uyum içerisinde olmamı sağlayacak tutum benimsemek. Bunu nerden anlayacağım? Çok basit, ne zaman o uyumu bozsam bedenim hastalıklarla, duygu spektrumumdaki herhangi bir duygunun aşırı yaşanması veya belirgin bir şekilde bastırılması olarak kendini gösterir. Zihinsel boyutumda uyumsuzluk yaşadığımda düşüncelerimde takıntı meydana gelir. Bazı düşünceler istemsiz zihnime doluşabilir. Veya bazı düşünceleri üretmekte çok inatçı bulurum kendimi, istemediğim halde aynı şeylere takılmış bulurum kendimi. Bunlar bilge organizmamın bana “haaa sen ait olduğun bütünle uyumdan saptın, seni tekrar uyuma davet ediyorum” demesidir kendi lisanında.

Neyi seçmem gerekir? Benim rahatsızlığımı bana anlatan, beden-zihin ve duygularımda mesaj veren uyaranları ciddiye alarak, bu uyaranları ortadan kaldıracak davranış biçimleri seçmem, irademi o şekilde kullanmam gerekiyor. Bu bir seçimdir ve bunun bir takım sorumlulukları olacaktır.

Ait olacağımız bütün doğadır, evrendir, ait olacağımız bütün bir kurum olamaz, çünkü kurum da bir bütünün parçasıdır. Tehditi nerden algılıyorsam, bilincim orada konumlanmış demeketir. Örneğin amirim benden yarına bu sunumu hazırlamamı istiyor, bütünle uyum içinde olmak istiyorum, dolayısı ile yatıcam dersem amirime ters düşmüş olurum, bu da yıllık performansımı etkiler, bu da şirketti pozisyonumu olumsuz etkiler vs dersem ben tehtidi nerden alıyorum? Ait olmak, onaylanmak, kabul görmek. Henüz bilincim orada.

Bilincim nerede konumlanmışsa ben o bilinç düzeyinde ancak seyahat edebilirim. Bilinç düzeyleri ben merkezli, biz merkezli, hepimiz merkezli ve her şey merkezli olmak üzere bir sonraki bir öncekileri kapsayıp aşarak ilerler. Bilinç düzeyimin kapsayıp aşması için birçok kez tehdit algıladığım şeye uyum sağlayıp sonunda zarar görmem lazım ki nihayetinde benim için yol olmadığını anlayayım. Ne yazık ve doğaldır ki birçok kez kafamızı duvarlara çarpmadan bizim için en uygun olanı seçemiyoruz. Bu bir eksiklik, eleştiri değil. Gelişim böyle bir şey. Deneye yanıla, sancı çeke çeke, kavrula kavrula ilerlemek söz konusu.

Bu yol tek başına gidilecek bir yol, insan eşine, çocuğuna, ailesine vs “gel benim gelişimimde bana yardımcı ol” diyemez, kendi gelişimini paylaşabilir ama bu tek başına gidilebilecek bir yoldur.

Dinleyici sorusu: Seçimi acaba biz mi yapıyoruz? Bilinçdışı ve toplum epey belirleyici değil mi?

Toplum sosyal yazılımdır. Bilinçdışı da benim bilmediğimi bildiğim taraftır. Dolayısı ile elimdeki kaynaklarla seçim yapmam her zaman söz konusudur. Yani toplum var bilinçaltım var demek seçim yapıp sorumluluk almaktan kaçmanın bir göstergesidir. Her şeyi bilmem söz konusu değil tabii ki, ama elimde olanlarla seçim yapabilirim. Seçim yapa yapa bunun sonuçlarına katlana katlana sonunda ne tür seçimler yapabileceğimizi çok iyi öğreniyoruz. Korona da bize bunu sert öğreten çok yönlü bir uyaran. Neden sert öğretmekte? Çünkü diyor ki: sen şu anda hiçbir konuda seçim yapamazsın. Sen şu anda sadece anını yaşayabilirsin. Bir sonraki anda ne olacağını bilmiyorsun. Belki markette varım, belki evine gazete getiren kişi ile geleceğim, belki aldığın süt kartonu üstündeyim, belki de sokakta yürürken 1 dakika önce orada hapşıran insanın havada asılı kalan zerreciği ile geleceğim, bilemezsin. Fakat ne yapacağım? Şu anda ay acaba buradan mı oradan mı gelecek diye sürekli tehtid altında mı yaşayacağım anımı yoksa evet bu var, doğru ama ben şu anımı elimde olanlarla en iyi şekilde nasıl değerlendirebilirim? 1.kendim için ne yapabilirim? 2.yakın çevrem için ne yapabilirim?

3.eğer yapabiliyorsam daha geniş çevrem için ne yapabilirim. İnsan sadece alarak değil, vererek te çok mutlu olabilir. Birileri için bir şey yaparak, gönülden temas ederek. Korku, insanı büzüştürür. Kabulle bakmak, tevekkülle bakmak, olanı kapsayabileceğine inanmak…Neyle karşılaşabileceğimi kontrol edemem ama karşılaşacaklarıma nasıl bir anlam yükleyeceğime ben karar veririm. Bu şekilde yaklaşınca büzüşmem, tersine genleşirim. Kendimize yapabileceğimiz en önemli şey: İçinde bulunduğumuz anda mümkün olduğunca kalmaya çalışmak. Bu bugün altı boşaltılmış bir terim haline geldi. Anda kalmak demek varoluşumun boyutları yani bir insan olarak kaynaklarım ne? Bedenim, duygularım, zihnim ve tinsel varlığım. Bedenimde veri toplamak için hangi kaynaklarım var? 5 duyum var. Demek ki anda kalmanın tek bir açıklaması var, o da: 5 duyumla şu anda algıladığım veriler ve onlara atfedeceğim anlamlar ve bu anlam doğrultusunda deneyimleyeceğim duygular var. Veri toplama becerim 5 duyumla kısıtlıdır, o kadar. Şu anda gelecekle ilgili veri toplayamam, geçmişle ilgili veri de toplayamam, ancak geçmişte olanları anımsayabilirim. Ama şu anda korona virüsü ile ilgili işlevsel bir şey değil bu. Şu anda hasta mıyım, ateşim var mı? Yok. O zaman şu andaki veriye odaklanacağım. Veriyi topladım, bu veriye anlam atfetmem lazım, çünkü atfedeceğim anlam benim davranışımı yönlendirecek. Eğer ben korkmamı gerektiren herhangi bir anlam atfediyorsam davranışım kendimi korumaya yönelecek, eğer atfettiğim anlam anda gördüklerimi tanımlar nitelikte olursa, kaygılanmama gerek kalmaz. Çünkü sadece topladığım veriyi betimliyorumdur.

Dinleyici sorusu: Şu anda üzücü bir durumdaysam an’da kalmalı mıyım?

Kesinlikle! Çünkü yaşadığımız acı, kaygı, korku, öfke, çaresizlik ne olursa olsun, ancak onunla temas ettiğimizde bu duygular kıvam olarak azalır. Bu duyguların hiçbir tanesi dirsekle itilebilecek, görmezden gelinecek, halı altı edilecek olgular değildir. Biz onları ittiğimizi zannetsek bile onlar pusuda beklerler ve benzer duyguları yaşamaya bizi davet eden bir uyaranla karşılaştığımızda misli misli gelirler. Dolayısı ile onları kucaklamamız ve temas etmemiz lazım. Temas etmek nasıl olur? Tanımlamakla olur. Anda kalıp anda algılayabildiklerimi fark etmekle olur. Diyelim ki acı yaşıyorum, bedenimde acıyı neremde yaşıyorum? Buna eşlik eden duygular neler? Buna eşlik eden düşünceler neler? Eleştirmeden, kendimi yermeden, hiçbir düşündüğüme yanlı bakmadan, sadece tanımlamak ve betimlemekte kalırsam göreceksiniz ki belli bir süre sonra bu olumsuz duyguların şiddeti azalacak.

Dinleyici yorumu: Genelde ben demiştim “bak” demek zorunda kalıyorum, bu yüzden de hep tahmin etmeye devam etmek ve insanları uyarmak zorunda hissediyorum kendimi. İnsanların bir şeyi düşünebilecekken düşünmediğini hatta yapacağını benim de buna tanık olacağımı fark etmekten kendimi engelleyemiyorum…

Başkalarının ne yaptığı neden sizi rahatsız ediyor? Başkalarının ne yapıp yapmadığının size değen tarafı ne? Başkaları ne düşünürse düşünsün, neden onları düzeltmek gereğini hissediyorsunuz?

İleriyi düşünmek, tahmin etmek, kendinizin dışında insanların ne yapıp yapmadığına bakıp uyarmanın sizin için işlevi nedir? Bunun ucu bana nasıl dokunuyor? Bu olay ne şekilde benim aynam olabilir? Bana nasıl ayna tutuyor olabilir? Olaylar daima bizimle ilgilidir, başkaları ile ilgili değildir, başkalarına ilişkin görebildiklerimiz bizim kendi zeminimizle ilgilidir. Başkalarına ilişkin gördüğümüzü zannettiğimiz şeyler kendimizle ilgili gördüklerimizin başkaları nezdinde yansıtılmalarıdır. Yani senin yorgun olduğunu görüyorsam ben yorgunumdur ve sendeki yorgunluğu görüyorumdur.

Dinleyici sorusu: Biz evde otururken sokakta gezenlerin, yasaklara itibar etmeyenlerin sistemdeki yeri nedir?

Bir bütünün içerisinde gerginlikler olmalıdır. Bütün demek zıtlıklar demek, gerginlikler demek. Yani gece ancak gündüzle anlam kazanır, kısa ancak uzunla anlam kazanır, kış ancak yazla anlam kazanır. Kurallara harfiyen uyanlar kadar kurallara uymayanlar da olması lazım. Çünkü biz bir bütünüz, bu böyle.

Dinleyici sorusu: Sevdiklerimiz anda kalamıyor ancak biz anda kalabiliyorsak onlara nasıl yardımcı olabiliriz?

Şöyle, biz ancak kendimiz üzerinde etkin olabiliriz, başka kimse üzerinde sözel ve ikna olarak etkili olamayız. Bizler bir anlamda enerji kütleleriyiz. Eğer ben anda kalabiliyorsam ve anda kalarak sakin, huzurlu bir varoluş içinde olabiliyorsam ve beraber yaşadığım insanlar bunu henüz yapamıyorlarsa “bakın şunu deneyin, bunun yolu şudur, neden yapamıyorsunuz” demenin bir faydası olmaz. Bizler titreşiriz, titreşen varlıklarız. Yapabileceğimiz şu, o anlarda kendi içinde bulunduğumuz anı kucaklama titreşimini arttırabiliriz. Herhangi bir ortamda güçlü olan titreşim diğerlerini etkiler. Eğer kendi titreşimimiz o konuda güçlüyse aynı ortamda benzer konuda titreşimleri daha düşük olan insanlarınkini etkileyebiliriz. Yani sözel olarak etkilemeyi deneyimlemek yerine ya da denemek yerine onlara anlayışla, şefkatle, ihsanla yaklaşıp kendi içinde bulunduğumuz huzurlu ve sükunetli konumu pekiştirip derinleştirmeye çabalarsak bu eninde sonunda onları da etkileyecektir.

Dinleyici sorusu: Bu virüs solunum sistemime saldırıyor. Bana aynalığı nedir?

Gerçekçi olarak kendimize soralım, biz bireysel boyutta, bir takım grup boyutlarında ve küre boyutunda doğamıza ne yaptık? Kendi doğamıza ne yaptık?

Bir anlamda nefes aldırmadık. Kendimizi işlere boğduk, yapmamız gerekenlere boğduk. Nefes aldırmadık. Doğamızda hayvanları öldürdük, tahılların GDO’su ile oynadık, zevk almak için avlandık, petrol çıkarıp doğayı bozduk, küğresel ısınmaya sebep verecek şeyler yaptık, takmadık.

O kadar arsız olduk ki, ait olduğumuz doğadan farklılaştık, parçası olduğumuz doğayı unuttuk. Şimdi bu korona virüsü, minicik ama etkisi çok fazla. Hiçbir yerde ama her yerde. Sanki diyor ki siz beni boğdunuz, şimdi ben sizi boğuyorum. Siz beni hayvanlar, bitkiler, doğal kaynaklarım nezdinde hapsettiniz adeta, şimdi siz hapsolun! Siz kendinizi çok güçlü, yaşama hükmedebilecek güçte olduğunuz sanrısına kapıldınız, ama şimdi görüyorsunuz ki hiçbir şeye gücünüz yok. Titreyin ve kendinize gelin” der gibi ayna tutuyor.

O kadar bireyselleşmiştik ki şu anda öyle bir durumda bulduk ki kendimizi, kendimi bu virüsten korursam zaten çevremdekileri de korumuş oluyorum. Çevremdekileri korursam kendimi korumuş oluyorum. Birbirimize nasıl bağlı olduğumuzu hatırlatan doğası var.

Ben buna “bilge virüs” diyorum.

Dinleyici sorusu: Bu virüsün çocuklara daha az zarar vermesi tinsel boyutta arsız yetişkinlere mesaj vermeye çalışması mı?

Çocuklar yetişkinlere kıyasla doğa ile çok daha fazla uyumda olan mekanizmalardır, henüz yeterince uyumları bozulmamıştır. Eninde sonunda bozarız bu uyumu.

Dinleyici sorusu:  Gün içinde duygu ve davranışlarımızın çok fazla değişikliğe uğraması normal midir?

Çok normaldir. Kendinize sevgi, şefkat ve ihtimamla yaklaşın. Çok olağanüstü bir durumdan geçmekteyiz. Tüm gün evdeyiz, kimimiz çocuklarımızla, eşiniz, anne ve abanızla aynı evdeyiz. Kendimize özel bir zaman ve mekan ayırmaya ihtiyacımız var. Bugünlerde bunu yapmakta biraz zorlanıyor olabilirsiniz. Dolayısı ile duygu durumunuzun değişmesi çok normal.

Dinleyici sorusu:  Covid-19 uzun vadede sosyalleşmeyi etkileyecek mi yoksa daha olumlu mu etkileyecek?

Biz insanların nesne peşinde olduğunu düşünüyorum, biz sosyal yaratıklarız, bizim kendimizi anlamamız için insanlarla ilişki içerisinde olmamız gerekiyor. Belki sosyalleşmenin şekli değişecektir, ama fikrim sosyalleşme ihtiyacımız hiçbir zaman değişmeyecek.

Dinleyici sorusu:  Bu dönemde kişi aidiyet ve değer duygusunu yitirdiğini düşündüğü an ne yapması gerekiyor?

Bizler ilk aidiyet deneyimini ailemizle yaşarız. Ailemizden dışarı çıktığımızda arkadaşlarımız da bu aidiyet çerçevesine eklenirler. Daha sonra sevgililerimiz olur, yetişkin arkadaşlarımız, iş arkadaşlarımız olur, futbol takımı tutarız, felsefi bir topluluğa aidiyet hissederiz vs. Aidiyet hissettiğimiz çevreler yetişkin hayatımızda giderek artar. Önemli olan ait hissetmek ama nereye ait hissettiğimiz açısından söylenecek birkaç laf var.

Aidiyetimiz insanlara, topluluklara, kurumlara, dini inançlara, veya bir takım zihnimizle kurguladığımız olgulara olabilir. Bunların ne olduğu çok önemli değil, önemli olan ait olduğumuz kişi ya da topluluklar bizim kendimizi tanımladığımız zeminler olur. Olgunlaşmak bütünleşmek, özdeşleştiğim yani kendimi ait hissettiğim her şeyden farklılaşmayı, ayrışmayı, bırakabilmeyi gerektirir. Bu ayrışmak buluşmamak üzere terk et demek değil, aidiyet hissi, insan olgunlaştıkça fiziksel aidiyet olmaktan soyut anlamda bir olgu olmaya gider. Dolayısı ile bu korona aslında aidiyet bağlamında şu dersi vermeye çalışıyor: Senin ait hissettiğin o kişiler veya yerler var ya, ben seni şimdi fors majör onlardan koparttım. Şimdi sen alıştığın şekilde aidiyet yaşamadan da varlığını sürdürmenin bir formülünü bulmakla yükümlüsün. Daha felsefi bir açıklama yapacak olursak belki biraz soyut kaçacak ama özdeşleştiğin her şeyin içine öldüğün zaman gerçekten özgür olursun. Özgürlük insanın evinin ait hissettiği yerin kendi gönlü, kendi kalbi, kendi içi olduğu zaman gerçekleşebiliyor. Benim varoluşum, dışarıda insanlar veya kurumlar veya gruplara aidiyete bağımlı kalırsa o zaman mutsuzluğa bilet almış olurum. Bunu yalnız olun, kendinizi tecrit edin anlamında söylemiyorum, sadece ait hissettiğim kişiler ya da yerler her zaman olacak ama o aidiyetimin derecesi önemli. Onlarsız da yapabilirim, illa onlarla kendimi tanımlamak durumunda değilim.

Taoizme bakacak olursak orada der ki: Gerçek annen toprak, gerçek baban da göktür.

Yani hayatımızda annemiz ve babamız var, veya vardılar, yaşamımız boyunca birçok anne ve baba türevleriyle birlikte oluruz, ama bir gün gelmeli dışarıda anne ve babalar aramayı bırakıp aslında bir parçası olduğum kürenin bana sağladığı hava ve toprağın aslında beni destekleyen temel 2 güç olduğunu hissettiğim zaman aidiyet hissimin gelişebileceği en üst noktasına taşımış oluyorum.

Dinleyici sorusu:  Çocukların doğa ile uyumunu bozmamak adına model olmaktan başka yapabileceğimiz ne var?

Samimi ve gerçek olun. Çocuklara yalan söylemeyin, çocuklar anlamaz demeyin. Otantik olun. Çocukların kapsayıcılığı yetişkinlerden daha derin.

Dinleyici sorusu:  Bireysellik artacak mı azalacak mı?

Aslında ne kadar birlikte ne kadar ayrı, insan olmanın kaçınılmaz gerginliğidir. Bunun bir kez bulunup hayat boyu orada kamp kurulabilinecek bir noktası yoktur. Bu aynı döviz kuru gibi, aynı güncellenen telefonlar, tabletler gibi, içinde bulunduğumuz duruma göre ayar verilmesi gereken bir olgudur.

Dinleyici sorusu:  Bedensel olarak hastalanırsak bunu nasıl ele almalıyız?

Almamız gereken dersleri almak için umarım maddede tezahür etmez, virüs ya da başka bir hastalıkta önce teşekkür etmek lazım, savaşmamak lazım, çünkü neyin bekçiliğine soyunursak orada bir savaş ilan etmiş oluruz. Savaşın bir kazananı bir de kaybedeni olur. Halbuki amaç savaşmak değil, hayat gerginlikleri barındırma öğretisidir. Virüs etkilediği insanlar nezdinde bireysel düzeyde ama bir anlamda da küresel düzeyde tevekkülü öğretiyor, kapsamayı öğretiyor. Mesele savaş değil, mesele barındırdığın mesaj nedir onu anlamaya niyet ediyorum, bu mesajı anlamak için seninle temas etmem lazım. Temas etmek nedir? Tanımlamak, betimlemek, kendime eğilmek, kendimi dövmemek. Bunu virüsle öğrenmek durumunda kalmak çok zor bir sınav…Umarım maddede bu kadar çabalamadan manada öğrenmemiz gerekenleri öğrenebiliriz.

Dinleyici sorusu:  Globalleşme yerini yerelleşmeye bırakacak mı? Daha içe dönük topluluklar mı olacağız?

Bütün parçalara ayrıldı, parçalar birbirleri ile ilişkili olduklarını unuttular. Bu virüs parçaları parça parça halinde evlerine tıktı. Ve parçalar sınırlarını yeniden tanımlıyorlar ki yeniden bir araya geldiklerinde tam bir fit olsunlar. Puzzle şekilleri yeniden yapılandırılmakta.

Dinleyici sorusu:  İş yaşamı bizi hayatta kalmaya zorluyor, bu kaos içinde olan biteni anlayabilmek için nasıl zaman yaratabilirim?

Niyet! İnsan bir şeye gerçekten niyet ederse, zaman o niyet ettiği şeyi yapması için adeta peşinden koşar gibi oluyor, insan zamanın peşinden koşar gibi değil…

Dinleyici sorusu:  Boş olmamalısın, sürekli meşguliyet halinde olmalısın gibi bir sosyal yazılımımız var, fakat bunun uzun sürede olumsuz etkileri olacağı konusunda endişelerim var. Sizin fikriniz nedir?

İnsan akıllı telefon gibidir, prize koyarız, şarj olurlar, bir süre kullanırız. İnsanlar da şarj olmalı, şarj olmak sadece fiziksel boyutta anlaşılıyor. Sanki sadece uyuyunca şarj oluyoruz. Evet ama o fiziksel boyuta ait. Bir de duygusal boyutumuz var, zihinsel boyutumuz var, tinsel boyutumuz var, bunları da beslemekle yükümlüyüz. Duygusal boyutta bizi duygusal olarak besleyecek şeyler bulmak durumundayız. İnsanlar bunu illa aşk, sevgili olarak algılıyorlar, öyle değil. İnsan bir hayvanı severek te, güzel bir müzik dinleyerek te, birilerine yardımcı olarak ta duygusal olarak beslenebilir.

Zihnimizi de beslemeliyiz. Zihni beslemek çalışmak anlamına gelmiyor. Zihni beslemek hoşlandığınız şeyleri okumak, bir şeyleri seyretmek, düşünmek, yazmak, çizmek…

Bir de maneviyatımızı beslemek durumundayız. Bu da kişiye özel bir şey. Dua edebiliriz, ibadetlerimiz olabilir, inançlarımızı besleriz. Tüm bunları yapmak için kendimize zaman ayırmak durumundayız. Aborjinlerin dediği gibi: Biz bir yerlere koşuyoruz ama ruhlarımız arkadan geliyor, oturup ruhlarımızı beklemek durumundayız.

Dinleyici sorusu:  Bu süreçte ölenler bu sınavı verememiş demek midir? Ölen doktorları, gençleri nasıl yorumlamak gerekir?

Kesinlikle hayır. Ben küçükken çok belgesel seyrederdim. Buffalolar göç zamanında hep aynı nehirden geçiyorlar ve o nehirden geçerken bazı Buffalolar timsahlar tarafından yeniyor. Bu Buffalolar niye her sene o nehirden geçerler diye kendime sorardım. Sonra anladım ki doğa açısından A Buffalosunun veya B Buffalosunun hayatta kalmasının hiçbir önemi yok. Buffalo türünün hayatta kalmasının önemi var.

Biz hiçbir şeyiz. Ben Nita olarak hiçbir şeyim. Ben bugün ölürsem dünya aynen devam eder, hiçbir şey değişmez. Bugün baktığımız zaman farklı bir şeyler görebiliriz. Bugün yaşadığımız zorluk, bugün kaybettiğimiz insanlar, belki yarın için çok daa farklı anlayışlara ve varoluş şekillerine evrilmek doğrultusunda “şehit olmuş insanlar” diyebiliriz, onların varoluşları bu amaca hizmet etti diyebiliriz.

Dinleyici sorusu:  Korona sonrası hiçbir şeyin değişmeyeceğini düşünüyorum, çok mu kötümserim?

Bir çubuğun 2 ucu var. Ben bu uyarana ne anlam atfedersem bundan sonra ne yaşayacağımı bu uyarana atfedeceğim anlam belirleyecek. Ben sadece olumsuz ucunu görüp olumlu ucunu yadsırsam hayatıma atfettiğim anlam da bu olumsuzluğa kendimi odaklamam doğrultusunda çizilecektir. Bu bir seçim. Mademki bu seçimi yapıyorsun onun sorumluluğuna katlanacaksın. Olay bu.

Her şey iyi olacak, öyle bir şey yok. Ama olumlu gelişmeler de olacak olumsuz gelişmeler de olacak. Önemli olan bunlara rağmen hayatın anlamlandırmaya devam ettirmek, bunlara rağmen var olduğumuz sürece varoluşumuzu kendimiz için anlamlı ve işlevsel bir şekilde yönetebilmek.

Dinleyici sorusu:  Durmaya müsaade yok adeta. Durduğumuz zaman nasıl durulacağını bilmiyoruz gibi. Ben durmak istesem çevrem akıyor, bu duruma nasıl yaklaşmalıyız?

Durmak ölümün bir temsilidir. Çünkü ölüm ne olduğunu bilmediğimiz için bilinmezdir. Durduğumuz zaman ölümün bir temsilidir. Felsefi olarak durmamak ölümü kapsayamamk ile eşdeğer tanımlanır. Durmak için illa fiziksel olarak durmak gerekmiyor ama yavaşlayarak başlayabilir, gündelik temposundan bir şeyler eksilterek başlatabilir ama durmayı bilmek gerçekten önemli bir şey.

Dış sesleri kıstığımız zaman iç sesleri daha çok duyabiliriz. Birçok insan bana der ki “valla ben bu işten/sevgiliden hiç memnun değilim ama yeni bir iş/sevgili bulana kadar bunu bırakasım yok” Bu da böyle bir şey. Hareketliliğimi bırakamıyorum, durunca ne olacağımı bilmiyorum.

Aslında durursan içeride dışardakinden çok daha büyük bir devinim var ama o devinimi duyabilmek için dışardakileri bırakabilmek lazım. Dışardaki kalabalıktan çekildiğim anda o geçişe tahammül etmem lazım, o bilinmez kısa geçiş, onu yaşamak için cesarete ihtiyacım var ve tek başınalığı kaldırabilme gücüm olması lazım ki o dış seslerden iç seslere geçebileyim, ama iç seslere geçtiğimiz zaman da onun zevkinden geçilmiyor. O zaman dışarıda ne olup olmadığı ile ilgili pek ilgilenesimiz gelmeyecek zaten.

Dinleyici sorusu:  Sizce evrene acı çektirenler ile çektirmeyen ve fayda sağlamaya çalışanlar arasında ayırt etmeden herkesin bu durumdan etkilenmesi sizce adaletsizlik olmadı mı?

Biz bilemeyiz evrene ne acı çektirip çektirmediğimizi…Bu soruda ne var? İnsanın kendisine önem atfetmesi var. Ben diğerlerinden farklıyım, ben özelim var. Öyle bir şey yok. Biz de Buffalo’lardan farklı değiliz. Kendimize o kadar önem atfetmeyelim, hiç birimiz olmazsak olmaz değiliz, yani ben merkezli bir yerden geliyor bu soru. Ben şunu yapmıştım, ben bunu hak etmiyorum. Böyle bir şey yok. Bir kere hak diye bir şey yok. Doğada hak var mı? Haklı ağaç, haksız ağaç var mı? hak bir kurgu. Böyle bir şey yok. Zihinsel alandaki üretimlerden uzak durmalıyız.

Dinleyici sorusu:  Bu süreçte okumamızı tavsiye edeceğiniz kitaplar var mı?

Eckhart Tolle- Şimdinin Gücü

Dinleyici sorusu:  İnsanlığı robotlaştırmak adına adımlar atılıyor. Bu robotik hayat kaçınılmaz mı yoksa bu gidişe dur demek elimizde mi?

Tranforme olmak demek daha önceden gidilmemiş yollarda gidebilmek demek. Bugün robotlaşma olacak, birgün gelecek bu robotlaşma da miyadını dolduracak, yerine başka şeyler gelecek. Sürekli yeni şeyler çıkacak. Aynısının devamını isteyemeyiz.

 

 

 

 

 

 

Online Alışveriş

Tüm dünya olarak çok zor bir dönemden geçiyoruz. Birbirimizi anlamak,
birbirimizi korumak, birbirimiz için kendimizi korumak zorunda
olduğumuz bir dönem bu.
Yapmamız gereken çok basit aslında. Kendimiz için, sevdiklerimiz için
evde kalmak. Öyle bir çağdayız ki evde kalabilmemiz için tüm şartlar da
hazır.
Yarın dolu dolu yaşayabilmek için bugünü evde geçirelim diye, evden her
ihtiyacımıza ulaşabilelim diye online alışveriş merkezlerini derledik
sizler için. Keyifli okumalar.

İnternet öyle büyük bir avm ki içinde kaybolmamak mümkün değil. İşte
Renkli Kampüs mezunları olarak bu avm’de bizim en çok uğradığımız
mağazaları sunuyoruz sizlere. Bizim her ihtiyacımıza ulaşabildiğimiz bu
mağazalar umarız sizin de işinize yarar ve evde kalmanıza biraz da olsa
katkı sağlar.

İlk olarak temel ihtiyaçlarımızı karşılamak için süper marketlere
çeviriyoruz rotamızı. Burada seçenek o kadar çok ki dijital gezintide
bile başı dönüyor insanın.
İlk olarak 1997 yılında e-ticaret için kolları sıvayan Migros’un Sanal
Market uygulaması ile başlayalım turumuza. Haftalık alışverişlerimiz,
hacimli sepetlerimiz ve yarını beklemeye vaktimiz olan zamanlarda harika
bir uygulama bu.
Cepte Şok ve Carrefour Online gibi uygulamalar da müşterilerini bu
süreçte yalnız bırakmayan online marketler arasında.
2010 Yılında kurulan ve zaman içinde en sevdiğimiz dijital vitrin olmayı
başaran Trendyol ise şu anda her ihtiyacımıza karşılık veriyor. Market
alışverişinden elektroniğe, giyimden mobilyaya her şeyi bulmak mümkün bu
devasa mağazada.
Dijital bir kitaplık olarak hayatımıza giren Amazon da şu an her
ihtiyacımıza karşılık bulabileceğimiz online marketlerden sadece biri.
Banabi ve Getir gibi mobil marketler de her ihtiyacımıza anlık çözüm
sunan vazgeçilmez markalarımız arasında. Her adımlarında bizleri düşünen
bu markalar bazen temassız teslimatla, bazen de 153 Beyaz Masa hattından
sipariş aldıklarını duyurarak müşteri odaklı olmayı, markayı düşünmenin
müşteriyi düşünmek olduğunu hatırlatıyor tüm rakiplerine.
N11, Hepsiburada, Gittigidiyor gibi markalar da online doğup online
büyüyen devasa mağazalar olarak karantina günlerimizi kolaylaştırmak,
bugünlerdeki ihtiyaçlarımızı sorunsuzca karşılayabilmek için açıyorlar
dijital vitrinlerini hizmetimize.
İhtiyaçlarımızı karşılarken sağlığımızı da düşünelim, bu zor günlerde
dayanışmayı asla bırakmayalım derken yerel üreticilerimizin online satış
tezgahları karşılıyor bizleri.
Çanakkaleden, YediDeğirmen, Ovacık Doğal ve Dayanışma Gıda Kooperatifi
bu amaçla tercih edilebilecek harika platformlar arasında.
Sorgulamanın, kavramanın ve doğruya ulaşmanın en güzel yoludur okumak.
Belki de hiç bu kadar vaktimiz olmamıştı dolu dolu, doyasıya
okuyabilmek için. Karantina günlerinde beynimizi doyurabilmek, aklımızı
dinlendirip bilgiyle donatabilmek için tabi ki online sahafları ve
kitapçıları da paylaşıyoruz sizinle.
D&R, İstanbul Kitapçısı, Kitap Koala, İdefix, Yeni İnsan Yayınevi de
bizim en çok ziyaret ettiğimiz online kitap evleri diyebiliriz. Eminiz
ki sizlerin de yolu sık sık düşüyordur buralara.

Biz yeter ki evde kalalım ve sağlığımıza sahip çıkalım. Tüm temel
ihtiyaçlarımıza karşılık bulabileceğimiz bir platform var elbette. Ancak
unutmayalım, en temel ve en büyük ihtiyacımız sağlığımız ve bunu
kaybedersek ne yazık ki hiçbir yerden satın alamayız.

Sadriye Görece / Blindlook kurucu ortak

Corona Devriyesi

Karantinanın neredeyse 38. gününe ulaşmıştık evimizde. Televizyonlar, siyasiler, sanatçılar vs vs herkes evde kalın demişti, bizde onları dinleyip evimizden dışarı ihtiyaç olmadıkça çıkmıyorduk.
Başta her şey çok normaldi; 5 gün, 10 gün, 15 gün, hatta 20 gün boyunca stokladığımız ürünleri tüketiyor, izlemediğimiz dizi ve filmleri izliyorduk.
Her şeyin bir sonu olduğu gibi bunların da bir sonu vardı ve biz o sona geldiğimizde #evdekal projesinde 21. günümüze ulaşmıştık. Ulaşmasına ulaşmıştık fakat, bundan sonra bütün yaşantımızın döngüye girebileceğini saptayamamıştık.
Tek döngüye girmeyen şeyin uyku olduğunu anladığımızda ise sadece 22. günümüze ulaşabilmiştik en fazla. Her uyuduğumuz da farklı rüyalar kabuslar gördüğümüz için uyku döngüye giren şeyler listesinde yoktu bizim evde.
Kıtalar arası fark gibi olmuştuk artık; kimimiz gece uyurken gündüz yaşamına devam ediyor, kimimiz de gündüz uyurken gece hayatını sürdürüyordu. Bir nevi nöbetleşe uyumak gibi düşünebilirsiniz efendim.
Olağan sokağa çıkma yasaklarına önlem olarak ev halkı uyurken uyanık kalan kişi dışarı kaçmasın diye devriyemizi 2 kişiye çıkartmıştık; en azından birimiz dışarının dayanılmaz güzelliklerine kendimizi kaptırıp yasağı delme girişiminde bulunursak, diğer uyanık kalan kişi tarafından ikaz edilerek uyarılıyorduk.
Ekmek ve sebze meyve gibi önemli ihtiyaçlarımız için aramızda gönüllü belirledik ve onun da dışarı çıkmasını tüm ailenin onayına bağladık; 2 gidebilir oyu alan gönüllü aile bireyi, alışveriş listesi ve ürettiğimiz çöpleri eline alarak muazzam güvenlik önlemleri kapsamında dışarı çıkabilmeyi başarıyordu.
Biz şuanda 38 yada 39. günümüzdeyiz. Yaşamımız boyunca algılayamadığımız bazı şeyleri bu 38 günde algıladık, çünkü düşüncemizi odaklayacak boş şeyler yoktu.
Bundan birkaç gün önce yazdığım “durmaksızın yaşanan hayatımıza küçük bir reklam arası” yazımda da ifade ettiğim gibi hızlı yaşamımızdan dolayı geride bıraktığımız birçok şeyin farkında değildik; şimdi ise birden bire aşırı yavaşlayan yaşantımızda önümüze çıkan her şeyi sindire sindire yaşamak mecburiyetindeyiz.
Hayatımızın rutinden uzaklaştığı bu 38, 40, 50, belki 100, 200 günden oluşacak zamanımızı iyi değerlendirip evrenin verdiği mesajları almaya gayret gösterelim; bu süreç tamamlandığında düşüncelerimizde ve yaşam tarzımızda en ufak bir olumlu değişme varsa, ne mutlu… Yok her şey aynı sistemde devam edecek ve kimse bu günlerde kendi benliğini düzeltmeyecekse, dünyamız da hiçbir zaman değişmeyecek demektir.
Kendimizi; dolayısıyla yaşayıp tüm imkanlarından faydalandığımız dünyamızı değiştirebilmek ümidi ile.

SAĞLIKLI GÜNLER DİLİYORUM.

Kadir Ahıska

İstanbul Esenyurt Üniversitesi / Sosyoloji 3. sınıf.

 

KÖPRÜYÜ GEÇENE KADAR PERSPEKTİFİNDE CORONA BERABERLİĞİ

Hiç şüphesiz ki dünya aşırı ciddi ve bir o kadar da tehlikeli olan salgın ile mücadele aşamasından geçiyor. Kimi ülkeler gelişmişlikleri olsa bile bu vaka karşısında afallayıp neler yapacaklarını hızlı bir şekilde saptayamıyor, kimileri ise ekonomik durumdan dolayı birçok aşamada kilitlenip kalıyor.
Sonuç olarak tüm dünya ortak bir noktada eski düzenlerine kavuşma savaşı veriyor değerli okurlar.
Sokağa çıkma yasağı ve insanların bilinçli davranıp sokağa çıkma yasağı olmasa bile evde kalıp kendisini, dolayısıyla toplumu riske atmamaları, dünya genelinde birlikte oturup çay bile içmeye zamanı olmayan aileleri bir araya getirdi ve ortaya bir sürü tamamlanmış aile pazıl’ı çıkarttı.
Çalışma yoğunluğu, asosyallik vs doğrultusunda eksik kalan tüm parçalar bu sayede yerlerine yerleştirildi ve bütün olunduğunda ancak tam bir resim ortaya çıkartabileceğimiz bizlere mesaj olarak verildi efendim.
Peki biz bu mesajı nasıl algıladık?
Biz insanlar, düşünüp değerlendirme ve aklımızı kullanıp kararlar verme özelliklerine sahip olan canlılar sınıfında ne yazık ki en algılayamayanı ve en tutarsız olanıyız efendim. Tarih boyunca dünya da eşi benzeri olmayan salgınlar, depremler VS yaşandı, birçoğunun sonucu felaket tablolar ortaya çıkarttı ve milyonlarca canlı hayatını kaybetti… Fakat salgınlar yahut doğal afetler görevini yapıp uzaklaştıktan sonra sanki bir hayal görmüşüz, gerçekte böyle bir felaket olmamış gibi davranıyor ve yapmamamız gereken şeylerde ısrarcılığımızı dibine kadar sürdürüyoruz.
Günümüze tekrar geri dönecek olursak… Yukarıda aile pazıllarından bahsetmiştik ve bu resimlerin evde kalmak doğrultusunda birleştiğini de ifade etmiştik… Fakat bu resimlerin salgın süreci tamamlanır tamamlanmaz bozulacağından adımız gibi eminiz öyle değil mi.
Elbette ki süreç öncesinde bile sosyal benliğini korumuş, kendini asosyalliğe kaptırmamış ve bu pazılı hep tam tutmayı başarmış insanlar vardır; onlara hiçbir sözümüz olamaz fakat, asosyalleşme ve toplumdan uzaklaşma kavramları hep var olduğu müddet mecburi durumlar dışında birçok aile pazıllarında parça eksikliği yaşanacaktır.
Son olarak mevzuyu birde genel hatlarıyla ele alıp bitirelim…
Evren tarafından mesajlarla uyarılan biz insanlar, salgın olmadan önce çevreyi temiz tutma duyarlılığından uzak, doğayı yok etme misyonu ile yaşamlarımıza devam ederken, bir anda ulaşabilsek bulutları bile dezenfekte edebilecek duruma geldik bu süreçte… Bir zamanlar hapşırırken ağzını kapatmayan ve tüm mikropları ortalığa saçan bizler, bu süreçte aynısını yapan ile karşılaştığımızda öldüresiye çıkışmalar sergiler duruma geldik. Ve hiç şüphesiz ki nasıl yukarıda bahsettiğim aile pazılları bu süreçten sonra bozulacaksa, aynı şekilde bizler yine ders almayıp kaldığımız yerden hayata devam edecek, ortalığa çöp atacak, doğayı yok edecek, diğer canlılara yaşam özgürlüğü sağlamayacağız. Ve bunu birçok kez evrenin bizi uyardığını bile bile sürdüreceğiz.
Fakat bizlere yiyecek, içecek, giyecek ve barınma ihtiyaçlarımızı sağlayan betonlar ile doldurduğumuz bu toprakların, doğa ile el ele verip bir gün intikamlarını alacaklarını aklımızdan hiç ama hiç çıkartmayalım. Ne zaman ki bu olasılıkları yok saydık ve kendi başımıza buyruk diğer varlıkları hiçe saydık, işte o zaman evren bizlere tek başına tüm parçaları birleştirerek bir pazıl ortaya çıkartır efendim… Tertemiz; bizlerin bile kirletemeyeceği bir resim ortaya koyar.
Yaşadıklarımızı ve çıkarttığımız dersleri köprüyü geçene kadar kullanıp sonrasında bir kenara bırakmamak ümidi ile… Sağlıklı ve huzurlu günler diliyorum.

Kadir Ahıska /

İstanbul Esenyurt Üniversitesi

Sosyoloji 3. sınıf

Durmaksızın yaşanan hayatımıza küçük bir reklam arası

Doğduk, büyüdük, öyle hızlı büyüdük ki, durup küçüklüğümüze el sallamayı bile unuttuk.
Bizi hızlı yaşamın içine bir elektrikli süpürge gücünde çeken şehir yaşantısına bodozlama bıraktık kendimizi. Kimi zaman sabah kalkar kalkmaz acele evden çıkmak için kahvaltı bile yapamadık; okula geç kaldığımız için, otobüsü kaçırmamak için, patrondan azar işitmemek için adeta füze hızında koşup metropol yaşantısında kaybolmak pahasına dışarılara attık kendimizi.
Bizler hayatımızı hızlandırdıkça metrolar, otobüsler, hatta uçaklar bile daha hızlı hareket etmeye başladılar… Birzamanlar taka taka sesleri çıkartarak giden trenler bile hızlanmışsa, oturun ve insanlığın bu hızlı yaşantısında geride neler bıraktığını bir düşünün efendim.
Fazla hızlanmıştık ve çevremizde bulunan tehlikeli şeyleri bile göremiyorduk adeta… Çünki bizleri hızlandıran mottolarımızın lugatında dönüp geriye bakmak yoktu; çünki sistem insanlığa sakın arkana bakma! Hep önüne bak ve hızla geliş donesini vermişti.
Belkide herşey iyi gidiyordu… Hızlı gelişmiş olsak bile evren bir şekilde buna müsade ediyor, bizi bir sistem doğrultusunda idare ediyordu. Fakat ne zaman ki anlaşmayı bozduk, büyüyüp yukarılara çıkabilmek için küçük şeyleri kendimize merdiven olarak belirledik, ne zaman doğa dengesi tanımaksızın sadece kendi yaşamımızı benimsedik, işte o zaman doğa, evren ve yaşam birlik olup kontrolsüz hızlanan insan hayatına bir reklam arası vererek bizlere birkez daha oturup düşünme fırsatı sağladılar.
Şimdi evimizde oturup nasıl bu hale geldiğimizi düşünme ve kendimize birnevi çekidüzen verme zamanı değerli okurlar. Ortalıktaki her türlü canlıyı yok edip meydanı virüslere bırakan, ne yazıkki biz insanlarız. Unutmayın; bu reklam arasından ders almadığımız müddet, birsonraki arada da ciddi olumsuzluklarla dolu sonsuz bir final yaşarız.
Kendimizi ve çevremizi kontrol edip, yaşananlardan ders alarak güzel hayatımızdaki bu reklamın sonlanmasını bekleyebilmek ümidi ile… Sağlıklı günler diliyorum.

Kadir Ahıska

İstanbul Esenyurt Üniversitesi / Sosyoloji 3. sınıf.

Budapeşte Aisec Maceram

Yazım için konu düşünürken aklıma bu yaz tecrübe edindiğim ve birçok arkadaşımın sorduğu ve merak ettiği Aisec hakkında yazmak geldi. Gezmeyi, yeni insanlar ve kültürler tanımayı çok seven biri olarak Aisec’in yaz tatilini değerlendirmek için çok güzel bir fırsat olacağını düşündüm ve Aisec projelerine başvurmaya karar verdim. Bu yazımda sizinle bu yaz yola çıktığım Aisec maceramı paylaşıyor olacağım.

Neden Aisec ? Nasıl karar verdim?

Öncelikle bilmeyenler icin biraz Aisec ve prosedüründen bahsedeyim. Aiesec, dünyada birçok ülkede bulunan, ülkeler arası stajyer ve gönüllü değişimi yapan bir kuruluş. Okulumu henüz bitirmediğim için yazın katılabileceğim 6 haftalık projeler ile ilgilendim ve kendime uygun tarihlerdeki projeleri araştırmaya başladım. Eğer seçici olmak ve riske atmak istemiyorsanız başvurularınızı gideceğiniz tarihten 4-5 ay önce yapmanızı tavsiye ederim çünkü çok çabuk doluyorlar. Bundan sonraki aşamam gidebileceğim ülkeleri listelemek oldu. Bir Avrupa ülkesi projesinin benim için daha uygun olacağına karar verdim. Proje için yaklaşık 700-800 TL gibi bir rakam ödüyorsunuz. İndirim dönemlerinde (örneğin black friday gibi) yarısını ödeyen kişilerle de karşılaştım, istisna olarak farklı bir projeye giderek daha fazla ödeyenlerle de ama genel rakam bu şekilde. Ülke ve katıldığınız projeye göre değişiyor ama çoğu proje, gönüllülerin konaklamasını ve bir ya da iki öğün yemeğini karşılıyor. Hafta içi projeden projeye değişen belli saatler arasında çalışıyorsunuz, kimisinde haftasonu da dahil oluyor. Hedefim çevre ülkeleri gezmek olduğu için haftasonu dahil olmayan işlere başvurdum. Böylece boş vakitlerimi civar ülkeleri gezerek değerlendirebilecektim. Fazla başvurmaktan zarar gelmez mantığıyla beğendiğim projelere ve ülkelere başvurmaya başladım. Başvuruma dönüş yapan bir çok proje oldu. Slovakya ve Macaristandan gelen geri dönüşlere onların istediği formatta kısa videolar çekip yolladım. Slovakya ve Macaristan ikisiyle de skype görüşmesi yaptım ve kabul edildim. Bu görüşmeler ve video çekimi için ingilizce seviyenizin bence en az B1 olması gerekir ama korkulacak bir mülakat olduğunu düşünmüyorum, rahat olursanız zaten sizin neden projeyi istediğinize daha çok odaklanıyorlar. Benim iki ülke arasında bir tercih yapmam gerekiyordu ve Macaristan’ı aslında Budapeşte’yi seçtim diyebilirim. Bu seçimde şehirlerin büyüklüğü, hareketliliği ve para biriminin büyük etkisi oldu. Ödeme işlemlerimi tamamladıktan sonra yaz tatilinde yepyeni bir şehir, insanlarla güzel bir 6 haftaya ilk adımımı atmış oldum.

Vize&Uçak Bileti

 

 

Benim yeşil pasaportum olduğu için vize sürecinden detaylı bahsedemeyeceğim fakat size bir davet mektubu gönderiyorlar ve vize sürecinizi kolaylaştırıyorlar diyebilirim. Uçak biletinizi önceden almanızı öneririm çünkü projeye kabul aldığınızda zaten tarihleri de belli oluyor ve önceden daha ucuza bilet bulma şansınız yüksek. Fakat vizesi çıkmadığı için son dakika projeye gelemeyen ve bileti yanan arkadaşlar da vardı maalesef, bu yüzden esnek bilet almanızı kesinlikle tavsiye ederim.

Oryantasyon Süreci

Budapeşte geceleri

 

Size bu süreçte projeye kabul aldığınız andan itibaren karşı kurumdan birileri yardımcı olmaya başlıyor. Kendi ülkenizden zaten sürekli temas halinde olabileceğiniz ayrıca bir danışmanınız oluyor. Oraya gittiğinizde ise daha çok projenizle ilgili kısımlarla ilgilenen ve en çok iletişimde olacağınız bir proje lideriniz bir de buddy dedikleri, geldiğiniz gün ve ilk proje gününüzde size yardımcı olacak bir kişi oluyor. İlk gün uçaktan indiğinizde buddy sizi almaya geliyor ve genel ihtiyaçlarınız konusunda (sim kart, döviz,ulaşım kartı,market) yardımcı oluyor. Sizi konaklayacağınız yere yerleştiriyor hatta size şehri gezdiriyor. Ben buddy konusunda biraz şanssız olduğum için maalesef ilk günümde her şeyi tek başıma yapmak zorunda kalmıştım. Beni proje liderimin ricasıyla havaalanından biri alıp konaklayacağım yere bıraktı. Benim kendi buddy’m telefonlarını açmamış ve ulaşılamadığı için başkasını yollamışlar o da sınırlı vakti olduğu için sadece bırakma kısımına yardımcı olabildi. Kaldığım yer öğrenci yurdu tarzı bir yerdi. Tuvalet banyonun ortak olması, ve ortalama bir yurt olmasının dışında ben 6 hafta boyunca tamamen şansıma iki kişilik odada tek kaldığım için oldukça rahattım. Budapeşte’nin Obuda kısmında kaldım. Obuda biraz daha sakinken genelde gece hayatının Peşte tarafında aktığını söyleyebiliriz. Ama karşı tarafa ulaşım kolaydı ve İstanbul ile kıyaslarsak hiç uzak ve yorucu değildi. Ben projeye tek başıma gittim anladığınız üzere, ülkesinden arkadaşlarıyla beraber gidenler de çok oluyor ama bu yolculukta gerçekten tek olmanın bana çok şey öğrettiğini ve kattığını söyleyebilirim. Özellikle ilk gün tek başıma geneli İngilizce bilmeyen Macar halkıyla yaşadığım imtihan, internetsiz sora sora bulduğum döviz bürosu ve sim kart alma maceram ile çok rezalet bir ilk gün geçirdiğimi söyleyebilirim. Ama bunların hepsini tek başıma yepyeni bir ülkede ve bilmediğim bir yerde hallettiğimde kendimle gerçekten gurur duydum ve çok özgür hissettim. Hatta ilk günün akşam üstünde buddy bana ulaştı, uyuyakaldığını söyleyerek özür diledi ve yardım edebileceğini söyledi ama ben zaten her şeyi hallettiğim için ona ihtiyacım kalmamıştı. Üstelik ilk günümün akşamında, önümüzdeki 2 günün tatil olduğunu öğrenince (Avrupa genelinde resmi bir tatilmiş ve her yer kapalı oluyormuş) ani bir kararla otobüs bileti alıp, Prag’da gezen arkadaşlarımın yanına çoktan yola çıkmıştım bile. Onlarla 2 günlük tatilimi geçirip gezdikten sonra Budapeşte’ye geri döndüm. İlk proje günümde buddy ile beraber kreşe gittik ve proje sürecim böylece başlamış oldu.

Projem Hakkında

 

Budapeştede katılacak olduğum Globekids adlı bir kreş projesiydi. Kreşim Budapeşte’nin en güzel yerlerinden sayılabilecek Margeret Adası’ndaydı. Budapeşte’de bir çok kreş bu projeye dahildi ama diğer kreşler genelde biraz şehir merkezinden uzak yerlerde konumlanmışlardı. Benimkinin adada olduğunu duyunca inanılmaz sevinmiştim. Gerçekten de kreşlerin içinde en güzel kreş diyebiliriz. Kreş adadaki bir havuz merkezinin içine yapılmış ve çocuklar günde en az 2 kere yüzmeye gidiyorlardı. Oyun oynatan hocalarının dışında yüzme hocaları da vardı. Çocuklar yüzerken bana da kendim yüzmem için izin veriyor olmaları beni ayrıca mutlu etmişti. 3-6 yaş arası çocuklarla beraberdim ve İngilizce ufak tefek kelimeler öğrendik, kültürel oyunlar oynadık. İçlerinden çok azı İngilizce konuşuyordu hatta onlar sayesinde bir çok Macarca kelime öğrendiğimi söyleyebilirim, Dünya üzerindeki en zor dillerden biri kesinlikle. Diğer kreş projesindeki arkadaşlarıma göre kreşten yaklaşık 1-1.5 saat erken çıkıyordum. Sabah çocuklarla kahvaltı edip ara öğünde meyve yiyip öğlen de onlarla yemek yiyordum. 6 hafta çocuklar gibi beslendim diyebiliriz 🙂 Kreşte ev yemekleri çıktığı için aynı zamanda Macaristan’ın geleneksel yemeklerini de tatmış oluyordum. Tek bir negatif yanı vardı o da diğer projeler en az 2-3 kişi hatta 5-6 kişi iken ben projemde tek gönüllüydüm. Bunu ilk duyduğumda bir grubum olmayacağı için üzülmüştüm ama yanılmışım. Bazı çocukların yaşadığı hayatlar beni çok etkiledi. Hepsi oldukça geliri iyi olan ailelerin çocuklarıydı ama aslında ailelerinden gördükleri çok da bir sevgi yoktu diyebilirim, o çocukların gelip bir sarılıp öpmesi bile o kadar çok şey anlatıyordu ki aynı dili konuşmasak bile 6 haftada onlara çok alıştım ve gerçekten zor ayrıldık diyebilirim. Bana veda için bütün çocuklar resim çizip kendi isimlerini yazdıkları kağıtları bir kitapçık haline getirip verdiler ve beni çok duygulandırmışlardı. Kreşimdeki hocaların her biri de dünya tatlısı insanlardı ve onlarla da arkadaş gibiydim. Tek gönüllü ben olmama rağmen korktuğumun aksine projede onlar sayesinde yalnız kalmadım. Bunun yanı sıra kreşten izin alarak 3-4 günlük ufak seyahatlere çıktım ve bu konuda da çok anlayışlıydılar hiç sorun çıkarmadılar. Proje esnasında Prag, Viyana, Bratislava ve Berlin olmak üzere 4 şehri daha gezme fırsatım oldu. Bunları belki başka bir yazıda detaylı olarak ele alabilirim. Sonuç olarak bu projede çok keyifli bir altı hafta geçirdim ve iyi ki bu projeyi seçmişim diyorum!

Budapeste Aisec Ekibi

 

Oraya gittiğimde ilk hafta hoşgeldin semineri tarzında bir şey oldu ve bize ülkeyi genel bir tanıttılar, Aisec’in prensiplerinden bahsettiler. Bu seminerde başka projelerdeki gönüllülerle tanıştım ve Aisec’in kurduğu Facebook grubu sayesinde bu yaz Budapeşte’ye gelecek olan bir çok insanla iletişime geçtim. Ben Haziranın ilk haftası orada olduğum için ilk giden gönüllülerdendim ve mesaj yoluyla gelecek kişilere soru işaretleri hakkında yardımcı oldum. Budapeşte Aisec’de ciddi bir Türk yoğunluğu olduğunu söyleyebilirim ama bunun yanı sıra bir çok farklı ülkeden gelen insanlar da vardı. Aisec’in organizasyonları sayesinde Türk ve yabancı çok güzel ve kalıcı arkadaşlıklar edindim ve gerçekten 6 haftamın her gününü de çok güzel anılar biriktirerek geçirdim. Ordaki Aisecerların da bize karşı çok samimi ve cana yakın olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Projenin sonlarına doğru “Global Village” dedikleri herkesin kendi ülkesine özgü bir yiyecek veya bir eşya getirdiği, kendi ülkesini ve kültürünü tanıttığı bir etkinlik düzenlediler. Burada o yaz Budapeşte’de olan bütün gönüllüler buluştu ve çok güzel bir kültürel paylaşım ortaya çıktı.

Budapeşte

 

“City of the lights”, gerçekten görülmeye değer muazzam bir şehir. Tarihi güzellikleri, manzarası, tepeleri, adaları, köprüleri, gece hayatı ve daha saymadığım niceleriyle gözünüz kapalı bu şehri seçebilirsiniz. Para birimi olarak “Macar forinti” kullanılıyor. Yaklaşık 1 TL 50 Forinte denk geliyor. Ben de ilk duyduğumda şok olmuştum hatta orada zengin sayılacağımı falan düşündüm fakat biraz araştırdığımda anladım ki Türkiye ile fiyatların neredeyse aynı olduğunu söyleyebilirim. Örnek verirsek bir su 50-200 Forint arası aldığınız yere göre değişiyor. Euro’nun oldukça yükseldiği bu günlerde aynı zamanda Avrupa’da gidebileceğiniz en ekonomik şehirlerden olduğunu hatırlatmak isterim. Budapeşte’nin termal hamamlarından bahsetmeden geçemeyeceğim. Széchenyi Thermal Bath, benim de deneyimlediğim ve Avrupa’nın en büyük tıbbi hamamı sayılan, Budapeşte’de en meşhur olanı. Rakam haftasonu biraz yüksek olsa da kesinlikle görülmeye değer bir yapıya sahip. Hatta işiniz yoksa ben hafta içi gitmenizi daha çok tavsiye ederim çünkü haftasonu adım atacak yer bulamıyorsunuz. Sziget Müzik Festivali bildiğiniz üzere Budapeşte’nin turist kaynağı, her yıl Sziget adasında düzenenlenen önemli bir müzik festivali olarak dünyaca bilinen bir festival. Budapeşte gece hayatı da oldukça hareketli, insanlar akşamları kendilerini publara, clublara atıyorlar. Özellikle haftasonları oldukça kalabalık. Budapeşte’nin gece hayatını meşhur eden, buraya özgü olan ve en çok sevdiklerimden “ruin bar”konseptinden bahsetmeden geçemeyeceğim. Ruin yani harabe ya da yıkıntı bar demek. Macaristan komünizmden çıktığında, ülkede yıllarca  bastırılanan arzular ve sanat bir anda coşuyor. Bir yandan insanların yaşama arzusu tavan yaparkan, bir yandan ellerinde imkanların olmaması yaratıcı ve açık fikirli çözümler üretmek için ideal ortamı sağlıyor ve ruin barlar doğuyor: İnsanlar, genellikle terk edilmiş ya da istenmeyen ucuz binalara yerleşerek, buraları oradan buradan buldukları şeylerle dekore ediyorlar. Telefon ahizesinin kapı koluna, yol kenarına terk edilen küvetin koltuğa dönüştüğü, imkanlardan ziyade insan ruhunu önere çıkaran mekanlar doğuyor. Hepsi renkli, sıcak, samimi ve ilham verici mekanlar. Ve sonra ruin barlar ortaya çıkıyorlar! En bilindiklerinden Szimpla Kert dekorasyonu ve özgünlüğüyle yüreğimde çoktan tahtını kurdu bile.

Projeye Veda

 

Dolu dolu bir 6 haftanın sonuna geldiğimde ne kadar kısa bir süre olsa da oraya alıştığımı fark ettim ve tatlı bir hüzünle ülkeme geri döndüm. Bana bu maceramdan geriye güzel dostluklar, muhteşem fotoğraflar ve anılar kaldı. Aklımda soru işaretleriyle başvurduğum bu proje için kocaman bir iyi ki diyorum! Tekrar olsa yine başvururum ve herkese de kesinlikle tavsiye ederim.

 

Nergis Bilge

 

Sabancı Üniversitesi, Endüstri Mühendisliği 3. Sınıf Öğrencisi

Günlük Hayatta Kör Olmanın Yarattığı 8 Sosyal Problem

Renkli Kampüs içinden iş tecrübeleri

Mezuniyetimden sonra Siemens ile kurumsal hayata geçiş yapmıştım. Ancak sonradan anladım ki Siemens çok iyi bir firma olmasına rağmen özel sektör beni yoruyor. Özellikle hafta içi 5 gün işe gidince kendime vakit ayıramıyordum. Bu yüzden kendi mesleğime geçiş yapmaya karar verdim. Yeni havalimanında ise şartlar daha iyi ve 1 gün 24 saat çalışıp, 3 gün izinli oluyoruz. Böylelikle kendime çok daha fazla vakit ayırabiliyorum. İş seçimi yaparken benim için kilit nokta, ne kadar boş zamanım olacağıydı. Bu sebepten kamu sektörüne geçiş yaptım. Mesleğimi seviyorum. Şu an her şey daha güzel 🙂

Ceyhun Özdemir

 

Sizlere, içinde bulunmayı çok isteğim bir şirket olan Bosch Siemens Ev Aletleri’nin 3,5 aylık çalışanı ve
bir RK mezunu olarak yazıyorum. Lisans eğitimimin ortasından itibaren özel sektörde
kurumsallaşmasını tamamlamış bir şirketin insan kaynakları bölümünde çalışma isteğim oluşmuştu,
geldiğim nokta bu isteğimle örtüştüğü için şu anki halimden oldukça memnun olduğumu öncelikle
belirtmem gerekir.
3.5 aylık iş hayatına dair taze deneyimlerimden bahsedecek olursam, benim en büyük şansımın
birlikte çalıştığım kişi olduğunu söylemem çok doğru olur. Kurumsal hayata yeni başlayan herkes gibi
en ufak davranış kalıplarından daha karmaşık teknik işlere kadar her alandaki bilgiye aç
konumdaydım. Birlikte çalıştığım kişi de bana sadece işlerimizi öğretmiyor kurumsal hayatın içindeki
yaşamıma da rehberlik ediyor. Kendime dair farkındalığımı arttırırken, kariyerimde ne gibi alternatif
yollar olduğunu deneyimleme noktasında da fırsatları bizzat kendisi sunuyor, destekliyor. Tüm
bunların kaynağında İK-Eğitim ve Gelişim bölümünde çalışmamızın ve işimizin ‘öğrenme’ süreçleri
olmasının etkisi mutlaka büyüktür. Ancak kendimce birlikte çalışılan kişilerin çok önemli olduğu, bu
kişilerin motivasyonu arttırabileceği gibi işe karşı birçok olumsuz tutuma da sebebiyet verebileceği
kanısına vardım. Özellikle benim gibi ilk işinde olan kişiler için başka bir referans noktası, deneyim
dünyası bulunmadığından olumsuz durumlar ileride iyileştirilmesi zorlaşacak hasarlar bırakabilir.
Kendi adıma bu konuda çok şanslı olduğumu düşünüyorum.
Bunların yanında yetki ve sorumluluk alma konusuna da değinmek ve çok uzatmadan gelecek
hedeflerimden de bahsederek yazımı bitirmek istiyorum. Yetki ve sorumluluk alma konusunun da çok
önemli olduğunu düşünüyorum, bu konuda proaktif olmak bana daha faydalı geldiği için bu şekilde
davranıyorum. Buradan hareketle gelecek hedefim, kapasitem dahilinde alabileceğim en fazla yetki
ve sorumluluğu almak; öğrenebileceğim her türlü bilgi&beceriyi öğrenmek ve uygulamak; çıktı olarak
da ortaya koyduğum işlerle bağlı olduğum kişilerin güvenini ve takdirini kazanmak. Çünkü gördüm ki
güven, takdir ve teşekkür oldukça motive edici faktörlermiş. Okuduğunuz için teşekkürler 

Meryem İpek

 

Nefesimi kesme nefesim ol

Bu yazımda edebiyatın ve şiirin hayatımda ki yerinden ve kendi edebi yolculuğumda şu ana kadar yaptıklarımdan, bu yolculuğun aşamalarından bahsedeceğim ama ilk olarak kendimi tanıtarak başlayacağım. Ben Hayrettin Nida Küçük. 14 Mayıs 1997 yılında İstanbul da doğdum. Bu tanıtma başlangıcından sonra asıl anlatmak istediğim unsura giriş yapabilirim sanırım.

Edebiyat ve şiir kendimi bildim bileli keyif aldığım bir alan. İlkokul yıllarımdan beri şiir yazdığımı ve o zamandan başlayan bu ilginin gün geçtikçe vazgeçilmezim olan bir tutkuya dönüştüğünü söylemek isterim. Şiir yazma uğraşı uzun bir dönem hobi olarak hayatımda yer tutmuş olsa da, 2016 yılında ilk ciddi edebi hamlemi yazdığım 300 kadar şiir arasından 55 tanesini seçerek  “55 Damla Aşk İksiri “adlı kitabımda toplayarak yaptım.

Kitabın isminden de anlaşılacağı üzere daha çok aşk, romantizm, melankoli gibi koyu kırmızı tonda öğeler olarak tanımladığım duygusal konulara yer veriyorum. Bu kitabı yazdıktan sonra şiir yazma sıklığımı arttırdım. Tabii bunu yaparken konu ve duygu yoğunluğu konusunda çizgimi bozmamaya önem verdim. Yazdıklarıma öz eleştiri yaptım ve yeri geldi yazdıklarıma baktığımda haklı olduğunu hissettiğim bir gurur yaşadım.

Çalışmalarım devam edip şiirlerimi biriktirdikten sonra ikinci şiir kitabım olan “Nefesimi kesme nefesim ol “adlı kitabım 2018 yılı ortalarında piyasaya çıktı. Açık konuşmak gerekirse belki iki kitap arasında karşılaştırma yaptığımda ikinci kitabımı daha çok beğeniyorum. Bunun sebebinin iki kitabın arasındaki iki yılın bana kattıkları ve benim kendi yazdıklarıma öz eleştiri yaparak hep daha iyisini yazma çabam diyebilirim. Daha bu yolda atmam gereken çok adım var farkındayım ama asla kendi bulunduğum seviyeyi yeterli görmeye niyetim yok.

Bu kitapları yazdığımda en çok karşılaştığım soru olan ”ilham kaynağın nedir “ sorusuna cevabım bir aşk, bir duygusal olay ya da bir travma değil. İlham kaynağı olarak gelip geçici bir durumun göz önünde tutulmasını uygun gördüğümü söyleyemem. İnsanın hayatı boyunca peşinden koşacağız şeyin sonu olmayan hayalleri olduğuna inanıyorum. Bu nedenle benim asıl ilham kaynağım hayallerimdir ve yaşadığım önemli olaylarla hayallerimi harmanlayarak yazıya dökerim. Yani benim yazım sürecimin özeti bunlardır.